Her Marka Bir Medya Şirketine Dönüşmek Zorunda Değil. Ama Her Marka Yayın Gibi Düşünmek Zorunda.

Orhan Koçak

Son yılların en çok tekrar edilen cümlelerinden biri şu: “Artık her marka bir medya şirketi olmalı.” Kulağa çekici geliyor. Ama bence bu cümle markaları yanlış yere götürüyor.

Bir banka medya şirketi değil. Bir otomobil markası medya şirketi değil. Bir kahve zinciri de. Olmak zorunda da değil. Asıl soru başka: İletişime nasıl bakıyor?


Bir yayın neden takip edilir? Çünkü yarın da yeni bir şey söyleyeceğini düşünürsünüz. Sevdiğiniz bir bültenin, bir podcast’in, bir YouTube kanalının ortak özelliği budur. Bugün okursunuz, yarın tekrar bakarsınız. Çünkü size yalnızca bilgi vermez; bir bakış açısı sunar.

Şimdi aynı soruyu markalar için soralım: insanlar neden bir markanın hesabına ikinci kez girsin? Yeni bir ürün görmek için mi? İndirim yakalamak için mi? Belki. Ama yalnızca bunun üzerine kurulan bir ilişki çok uzun sürmez.


Bir spor markasını düşünün. Her gün yeni ayakkabısını gösteriyor; yeni koleksiyon, yeni taban teknolojisi, yeni renk. Bir süre sonra hepsi birbirine benziyor. Şimdi başka bir spor markasını düşünün. Koşmaya yeni başlayan insanların hikâyelerini anlatıyor. Mahalle koşu rotaları hazırlıyor. İlk maratonunu koşacak insanlar için ücretsiz programlar paylaşıyor. Koşmayı bir ürün değil, bir kültür olarak ele alıyor.

Hangisini takip etme ihtimaliniz daha yüksek? Buradaki fark içerik miktarı değil. Bakış açısı. Birisi ürün yayınlıyor. Diğeri bir dünya kuruyor.


Yayın mantığı denince akla hemen blog geliyor, podcast geliyor, YouTube kanalı geliyor. Bunlar araç. Yayın mantığı ise zihniyet. Bir marka yılda yalnızca on içerik de üretebilir. Ama o on içerik aynı fikri büyütüyorsa, yayın gibi davranıyordur. Başka bir marka günde on paylaşım yapabilir; her gün başka bir şey söylüyorsa, yalnızca içerik üretmiştir.

Yayın mantığı süreklilik ister. Ama bu süreklilik paylaşım sayısıyla değil, düşüncenin tutarlılığıyla ölçülür.


Bir banka her hafta farklı bir kampanya anlatabilir. Ya da yıllarca gençlerin finansal hayata daha güvenli başlamasına odaklanan bir yayın dili kurabilir. İlkinde kampanyalar değişir. İkincisinde fikir büyür.

Bir mobilya markası her hafta yeni koltuk paylaşabilir. Ya da insanların evde kurduğu hayatı anlatabilir; çocuklu yaşamı, küçük ev çözümlerini, uzaktan çalışanları. Artık sattığı şey koltuk değildir. Yaşam alanıdır.


İnsanlar markaları yalnızca satın aldıkları için hatırlamaz. Onlarla kurdukları ilişkiyi de hatırlar. Ve o ilişki çoğunlukla ürünle değil, markanın dünyaya nasıl baktığıyla kurulur.

Markaların öğrenmesi gereken şey yayın üretmek değil.
Yayın gibi düşünmek.

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir